Kandırdım…
Tacize uğramış bir çocuğun savunmasız psikolojisini yargılar gibi kandırdım. Hangi yamağın çukuru olacağız? Hangi dillerde derman olacağız? Bilemiyorum.
Ama kandırdım. Sonra ölüme hazırlandım. Ölümüm için süslendim, kokular sürdüm. Ölmek beni yeğliyordu. Aranmayacak bir mantık aradık. Kendimizi attığımız ölümlerde aradık? Ah ne mantıksız. İntiharlar, idamlar, askılarda asılı adamlar hiçbiri böyle ölmedi.
Üzgünüm, artık öldüm. Kırgınım, parçalarım cehennemi boyluyor. Ben istemedim, evet evet bunu ben istemedim. Alevlerin koru olmayı, vücudumun onun kızıl rengine boyanmasını ben istemedim.
Günahım çok, büründüğüm kılıf yok. Dudağım, şimdi bir fısıltı gibi söz öbeğim. Yanıyor kan kırmızı yanaklarım. Elmacık kemiklerim eriyor önce alevden, sonra korları gözlerimin içine giriyor.
Acımıyor merak etme.
Bu içimde ki korku kadar kanatmıyor beni ölüm. Alevleri yaksa bile bronz tenimi, içimde ki kalp kırıntıları kadar derinleşemiyor.
Ama bitiyor çünkü, çünkü gözümden kan savruluyor. Ruhum bedenimden hafif. Ve bedenim ruhumdan ayrıldı artık. Fakat ben bedenimin kırgınlığında savrulup kalıyorum.
Ben istemedim ölmek onlar beni bu çukura yolladı…
100 sms bize fazla bile.
Kapı daha bir şiddetle vuruluyor. Ve kırıldı…
İçeri birkaç adam giriyor tanımadığım ya da gözlerim fazla flu gördüğü için tanıyamadığım. Üzerime doğru koşarlarken artık veda vaktinin geldiğini anlayıp hafif bir tebessüm ile gözlerimi kapatıyorum. Sanki beni kovalıyorlardı da ben kapıyı yüzlerine çarptım gibi. Gözlerimi kapatırken en çok bir çift mavi gözü özleyeceğim aklıma geliyor. Gözlerim kapanıyor.
Gerisi?
Anlatılamayacak kadar karanlık…